Lübnan'da Şii-Sünni İhtilafı Yok

Lübnan'da Şii-Sünni İhtilafı Yok

İsmail Duman, 180 Şii ve Sünni üyesi bulunan Müslüman Alimler Birliği'nin başkan ve başkan yardımcısıyla Ortadoğu'yu konuştu...

İsmail Duman'ın Röportajı

Lübnan ziyaretimizin üçüncü günündeki ilk durağımız Müslüman Âlimler Birliği (Tecammu' el-Ulama' el-Muslimin) oldu...

1982 yılında İsrail'e karşı direnişi destekleyen Şii ve Sünni âlimlerin biraya gelmesi ile oluşturulan Müslüman Âlimler Birliği, hassas bir coğrafya olan Lübnan'da ihtilafların giderilmesi hususunda ciddi bir fonksiyona sahip...

Sünni ve Şii âlimlerden oluşan 180 üyesi bulunan Birlik, Lübnanlı Müslümanlar arasındaki çatışma atmosferinin, mezhepsel temellere değil, siyasi temellere dayandığını vurguluyor.

Genel itibariyle, Lübnan'daki atmosferi, Şii-Sünni mevzuunun ayrıntılarını ve Ortadoğu'daki gelişmeleri ele aldığımız görüşmemizde, Müslüman Âlimler Birliği başkanı Şeyh Hüseyin Kıbrısi(Şii), Dış ilişkiler sorumlusu Şeyh Mahir Mizhir(Sünni), Şeyh Ali Hazım(Şii) ve Şeyh Şerif Zahir(Sünni) hazır bulundular.

Kendi kimlikleri ile bir arada var olabilmenin güzel örnekliğini temsil eden bu üstadların tespitlerinin, hem ilmi, hem fıkhi hem de siyasi anlamda önemli olduğu kanısındayız:

Müsaadenizle; ilk olarak Müslüman Âlimler Birliği'nin kuruluşundan ve şu anki pozisyonundan konuşarak başlayalım istiyoruz...

Şeyh Mahir Mizhir: Müslüman Âlimler Birliği, Şii ve Sünni âlim ayrımı yapmaksızın şekillenen bir kuruluştur. 1982'de, Lübnan'da İsrail'e karşı harekete geçen âlimler tarafından kurulmuştur. İsrail bu bölgeye geldi ve Şii âlimlere dedi ki: "Siz bu meseleye karışmayın; bizim işimiz Sünni gruplarla..." Fakat İsrail'in uçaklardan atmış olduğu bombalar, Şii ve Sünni bölgeleri ayırt etmedi; hepsini vurdu. Böylece hem Şiiler hem de Sünniler Siyonist İsrail'in hedefi olmuştu. O zaman anladık ki bölgedeki ikinci başkent olan Beyrut'u ele geçirmeyi hedefliyorlar. Bunu yaparken de Şii ya da Sünni ayırt etmiyorlar.

O süreçte burada sadece Hizbullah'ın direnişi yoktu; aynı zamanda Sünni grupların da direnişi söz konusuydu. İşte bu dönemde, Şii ve Sünni âlimler, İsrail'e karşı beraberce direnme kararı aldılar ve böylece Âlimler Birliği kurulmuş oldu. Tabii ki Âlimler Birliği'nden silah gücü beklenemez. Bizim kelime(söz) birliğimiz vardır; bizim kuvvetimiz de budur. İsrail bu gücümüzden rahatsız oldu ve birçok âlimimizi tutuklama, onlara işkence etme gibi caydırıcı politikalar izledi.

Sonraki zamanlarda, Hizbullah gibi direniş örgütleri ortaya çıktı. Biz de onları kelime birliğimiz ile destekledik. Sonuçta İslam tevhid dinidir ve bizim kelimemiz de tevhidden başka bir şey değildir. Her ne kadar düşmanımız İsrail'i bu bölgeden çıkartabildikse de; onun yandaşı olan bazı gruplar maalesef hala buradalar.

İsrail'in attığı fitne tohumlarının bir benzerine, 2000 yılının Mayıs ayında şahit olduk. Bu fitneyi önlemek adına oldukça fazla çaba gösterdik, görüşümüzden asla taviz vermedik ve yenilmedik. Tabii amacımız, sadece Lübnan'daki fitneleri önlemek değil; tüm dünyadaki fitnelerin önüne geçebilmektir.

Şu an Âlimler Birliği, yarısı Sünnilerden yarısı da Şiilerden olmak üzere 180 üyeden oluşmaktadır. Bu âlimlerimiz, aynı zamanda, hem Lübnanlılar hem de Filistinliler için kadılık ve imamlık görevlerini de üstlenmişlerdir.

Bizler, Âlimler Birliği olarak bölgedeki tüm gruplarla, bilhassa liderleriyle görüşmek için çalışmalar başlattık. Her ay bu gruplarla görüşüyoruz. Bu gruplarla görüşürken Müslüman, Hıristiyan ya da farklı bir gruptan olup olmaması ile ilgilenmiyoruz. Bizim Lübnan'da Amerikan elçiliği haricindeki tüm elçiliklerde temsilcilerimiz vardır. Tabi bunu geliştirmek için gayret gösteriyoruz.

İsrail'in işgal ettiği Lübnan'dan 2000 yılında kesin bir yenilgiyle ayrılması, tarihi bir olaydır. Şu da bilinmelidir ki Lübnan'da bu işi başaran kuvvet sadece Hizbullah değildi. Hizbullah ayrı bir şey, direniş cephesi ayrı bir şeydir. Tabii ki Hizbullah da bu direniş gruplarındandır. Lübnan direnişi, buradaki tüm grupların ve tüm halkın ortak başarısıdır. İsrail, grupların kendi aralarında çekişmelerine zemin hazırlayacak bir ortamın oluşması için çabalıyor; böylece İsrail'e yönelik direnişin son bulmasını temenni ediyor. Ama biz bu oyuna asla gelmeyeceğiz.

Kurum olarak, özellikle Şii-Sünni ihtilafı üzerinde odaklanıyorsunuz... Genel olarak baktığınızda, bu perspektiften Müslümanların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şeyh Hüseyin Kıbrisi: Mezhepler deyince, bizim aklımıza Sünni ve Şii ekoller değil; İslam dininin tüm ekolleri gelmektedir. Mesela, burada en çok bulunan Hanefi, Şafii ve İmamiyye ekolleri gibi... Bu bölgede, az da olsa Malikiler de vardır. İnandığımız en kati şey, karşılıklı yardımlaşmamız gerektiği ve asıl amelimizin Müslümanların vahdeti üzerine olduğudur. Sadece ihlâsa ve iyi bir çalışmaya ihtiyacımız var. Şu anda birçok gruptan ve mezhepten üyelerimiz bulunmaktadır. Her mezhebi temsilen, gerekli önlemleri alan ve insanları tüm mezhebi çatışmalara ve fitnelere karşı uyaran âlimler bulunmalıdır.

İsrail, yakın zamanda yaptığı toplantılardan birinin kapanış bildirgesine, "Müslümanlar arasında mezhepsel çekişmeleri körüklemeliyiz" maddesini özel olarak ekledi. Şöyle bir düşünün; Amerika, niçin Haliç ülkelerine silah satıyor; onlar Müslüman değil mi? Hükümetler gayet sorunlu olabilir; ama halklar Müslüman'dır. Suriyeli ya da Türk, hangi aklı başında Müslüman, Lübnan'la veya İran'la silahlı bir çatışma içerisine girmek ister ki? Ayrılığa düştüğümüzde birbirimizi mi öldüreceğiz o zaman? Bu tamamen ahlak dışı, iman dışı bir hadisedir. Hangi konuda ihtilafa düşersek düşelim; bu, bize birbirimiz öldürme hakkı vermez.

Rasulullah(s.a.v.), bu ümmetten şunu istemiştir: "Müslümanlar, birbirlerine ve hatta kendilerinin dışındaki Müslüman olmayanlara karşı rahmet nazarıyla bakmalıdırlar." Tarihte yaşanan birçok örnek, bize Peygamberin ve sahabenin Müslümanlarla ve Müslüman olmayanlarla nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu gösteriyor. Eğer "Hıristiyanlar benim kardeşimdir; ama Sünniler değil..." derseniz, bu makul bir şey olur mu? Bizlerin, "benim ilk önce Müslüman kardeşim var" dememiz gerekiyor. Diğerleri sonra gelmelidir. Önce Müslüman kardeşlerimizle uhuvveti kuvvetlendirdikten sonra, diğerleriyle olan ilişkilerimize bakmamız gerekir.

Şeyh Mahir Mizhir: Amerikan eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, "Büyük Ortadoğu Projesi"nden bahsetmişti; şimdilerde, bu projenin semeresini topladıklarını görüyoruz. Bu proje için üç bölge ayak bağı konumundadır: Lübnan, Filistin ve Suriye... Ortadoğu'da geriye kalan ülkeler ise, Amerika'nın projeleri açısından engel teşkil etmemektedirler. Suriye, Amerikan projelerinin aksine hareket ettiği için Amerikalılar önce Lübnan'ı halledip, ardından Suriye'yi hedefe almayı planlamışlardı.

Refik Hariri suikastından sonra, ilginçtir ki hedef doğrudan Hizbullah olarak seçilmedi; hedef tüm Şiilerdi. Hariri suikastı ile ilgili Suriye'ye dair ithamlar gündeme gelmeden önce, Refik Hariri, yoğun bakıma alındığı Beyrut Amerikan Üniversitesi'ne getirildiğinde, el-Menar Televizyonu görevlileri topluluk tarafından tartaklandı ve kameraları kırıldı. Ve Şii gruplar, o esnadan itibaren töhmet altında bırakıldılar. Cemiyetimizden bir grup oluşturarak biz de Hariri'nin cenazesine katıldık; buna rağmen bazıları Şiileri hedef alan sloganlar attılar. Sadece Irak'ta duymaya alışık olduğumuz mezhebi çekişmelere dayalı söz ve ithamları, Refik Hariri'nin ölümünün ardından Lübnan'da da duymaya başlamıştık artık. Bu mezhepsel çatışmayı körükleyici girişimler, Şiilere gönderme yapar şekilde, Lübnan sokaklarında duvarlara "Ya Ömer(r.a.)" ifadelerinin yazılması ve bazı Sünnilerin-ki bunların namaz dahi kıldığını sanmıyorum- "Ya Ömer" naralarıyla sinelerini dövmeleri ile birlikte doruk noktasına ulaştı. Böylece bu mezhebi ayrılıklar körüklenmeye çalışılıyordu.

Biz bu süreçte Müslüman Âlimler Birliği olarak, gelişmelere müdahil olduk. Bu dönemde ziyaret ettiğimiz direniş yanlısı grupların ortak vurgusu ile karşılaştık: "Bu ayrışma, mezhebi bir ayrışma değil; siyasi bir ayrışmadır..." Bunun delili olarak da şunu söyleyebiliriz ki, bu süreçte direnişin yanında yer alan bazı Sünni âlimlerin, devlete bağlı çalışan Sünni Âlimlerin bir arada bulunduğu kurumdan ihraç edildiklerine şahit olduk. Dolayısıyla, bu ihtilaf, mezhebi değil siyasi bir ihtilaftır. Nitekim, biz burada Şii ve Sünniler olarak bir araya geliyorsak ve bu birliktelikte, her iki taraf kendi kimliği ile var olabiliyorsa; temel ihtilaf, siyasi merkezli demektir.

Siyasi olarak da, bildiğiniz üzere 8 Mart ve 14 Mart adlı iki kutup var Lübnan'da. Her iki grupta da Sünniler, Şiiler, Dürzîler ve Hıristiyanlar vardır. Dolayısıyla mezhebi bir çekişmeden bahsetmek mümkün değildir.

Bu suikastın ardından Saad Hariri ile Beşşar Esed bir araya geldiğinde, Hariri bu konuda Suriye'nin herhangi bir sorumluluğunun olmadığını bildiklerini ve ortalıkta çokça yalancı şahidin olduğunu söyledi. Sonra, işler bir anda değişti. İthamlar Hizbullah'a yöneldi; ancak ortaya konulan bu senaryonun hiçbir aslı yoktu. Avrupa'dan ikinci gözlemci geldiğinde, Seyyid Hasan Nasrallah, onlara İsrail uçaklarının yirmi dört saat Lübnan'ı gözlemlediklerini hatırlatarak, bu işin aslını İsrail'e sormalarını söyledi. İsrail'e sorulduğunda ise, İsrail, uçaklarındaki kameraların, bu olaydan üç gün önceki ve üç gün sonraki süreç boyunca bozuk olduğunu söyledi. Bu nasıl bir şeydir; madem kameralar bozuk, uçaklar neden Lübnan semalarında geziniyor? Öte yandan, Suudi Arabistan gibi bazı ülkeler, bu işin çok kurcalanmaması için müdahalelerde bulundular.

Amerika'nın istediği Yeni Ortadoğu için, Sünniler ile Şiiler arasında çatışma çıkarmak şart gözüküyor. Dürzîler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında çatışma çıkarmayı beceremediler; şimdi de iki ayrı dilden bahsediyorlar: Sünni dil ve Şii dil... Elhamdulillah ki, bu çatışmayı şu ana kadar sağlayamadılar; çok denediler ama başaramadılar. Lübnan'da nüfusun dörtte birinde, Şii ve Sünniler birbirleriyle akraba konumundadır. Ya bir Şii'nin hanımı Sünni'dir; ya da dedesi Sünni olanın kendisi Şii'dir... Kısacası artık birbirleriyle kaynaşmışlardır. Tüm bunlara rağmen, mezhep çatışması çabalarına devam ediyorlar.

Diğer yandan Gazze gibi, nüfusun tamamının Sünni olduğu bir bölgede de Siz Hanefi'siniz, Siz Şafii'siniz, siz Selefi'siniz diye bu ateşi körüklüyorlar. Lübnan'da şu anda ne Müslümanlar arasında ne de Müslümanlar ile diğer gruplar arasında bir çatışma söz konusu değildir. Bundan sonra da olmayacaktır inşallah.

Buradan, konuyu Suriye'deki gelişmeler ile bağlantılandırarak bir soru sormak istiyorum. Suriye'deki olaylara nasıl bakıyorsunuz; sizce yapılan medya propagandaları neticesinde, Suriye üzerinden bölgede Sünni-Şii çatışması çıkarılma olasılığı nedir? İlaveten; Türkiye'nin Suriye konusundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şeyh Mahir Mizhir: Biz Âlimler Birliği olarak, tüm halkların taleplerine saygılıyız... Hakeza, Suriye halkının taleplerine de son derece saygı duyuyoruz. Lakin bize, Suriye halkının talepleri dışarıdan körükleniyormuş gibi geliyor. Tüm bunların yanı sıra, halkın öldürülmesini ise asla tasvip etmiyoruz.

Bize göre, Suriye meselesindeki başrolü ne Türkiye, ne Katar, ne Birleşik Arap Emirlikleri ne de Suudi Arabistan oynamaktadır; başrolde Amerika vardır... İlginçtir ki, Hama şehrinde yaşananlara verilen önem, diğer bölgelerde yaşananları gölgede bırakmıştır. Niçin Hama? Çünkü Hama'nın bir sembolü var ve bugün, Hama'da geçmişte yaşanan olaylar üzerinden bir politika üretiliyor... Eğer Beşşar Esed, Hama'yı yok etmek için uçağına binse, uçaktan Amerikan Başkanı'nı arasa ve "ben Hama'yı yok edeceğim, ne dersin?" dese ve o da "İsrail bu işe karışmayacak, ne yapmak istiyorsan yap" dese ne olur? Ben söyleyeyim; Amerikan Başkanı Beyaz Saray'da açıklama yaparak, Suriye'nin demokrasi ve hürriyetler diyarı olduğunu söyleyecektir.

Mesele, Irak'taki Amerikan askerlerinin konumuyla da ilgilidir biraz aslında; eğer bu mesele halledilse, Suriye, gözden çıkarılabilir.

Tüm bunlarla birlikte, tekrarlıyoruz ki, Suriye, ciddi ıslah ve reformlara ihtiyaç duymaktadır; tüm Arap Devletleri gibi...

İlginçtir ki, Bahreyn Yönetimi, Suriye büyükelçisini çağırarak halkın taleplerine cevap verilmesi gerektiği konusunda Suriye Yönetimi'ni uyarıyor. Ama aynı yönetim, Bahreyn'de bıçak dahi kullanmayan göstericilere her türlü baskıda bulunmayı meşru görüyor.

Şeyh Hüseyin Kıbrisi: Biraz tarihe geri dönecek olursak; İran'daki İslam İnkılâbı'ndan hemen sonra, önde gelen devletlerin Fransa'da bir zirvede bir araya geldiklerini hatırlarız. O toplantıda, İran'da yaşanan İslami uyanışın bölgedeki başka bir ülkeye sıçramaması için gerekli tüm tedbirlerin alınması kararına varılmıştı. Ve o günden bu güne dünya iki bloğa bölündü. Birincisi "hayr" bloğu; diğeri ise "şer" bloğu... Sizin bugün duyduğunuz tüm gruplar, isimler, partiler, ya şer çatısı altında ya da hayr çatısı altında yer almaktadırlar. Bugün yaşananlar benim söylediklerimi tekit ediyor. Örneğin, "hayr" bloğundakiler, Gazze'de abluka altına alınan halk için adım attılar; Türkiye de bu çatı altındaydı. Şer bloğu ise, bu yardımların Gazze'ye ulaşmaması için masum insanları öldürdü.

Türkiye, gerek halk olarak gerekse de resmi politika olarak takdiri hak etmektedir. Ancak İsrail'in yaptırımları Türkiye'nin hamlelerini yavaşlatmamalıdır. Türkiye'nin burada olumlu olan tavrı, Filistin halkının öldürülmesine karşı çıkması ve onların haklarını savunmasıdır. Olumsuz olan tavrı ise, sanki İsrail'in Gazze'yi abluka altına almaya hakkı varmış gibi davranıyor olmasıdır.

Ben burada yetkililere herhangi bir ithamda bulunmak istemiyorum. Ancak, şu soruyu da sormadan geçmek olmaz: "Nasıl olmuştu da Türkiye, son anda, uygulayacağı tüm yaptırımlardan bir anda vazgeçmişti? İsrail'in politikalarında o zamandan bu zamana ne değişti; ne oldu ki? Bu kararlar, niçin şimdi alınma ihtiyacı hissedildi? Bu meselenin Suriye meselesiyle kesinlikle bir bağlantısı var diye düşünüyorum..."

Avrupa ülkeleri, Türkiye'yi 'model ülke' olarak göstermek istiyorlar. Şu an Türkiye bunun üzerinde düşünüyor; acaba böyle bir rolü üstenmesi durumunda Şii-Sünni çatışması çıkar mı? Bugünlerde bu mevzuuyu sürekli kaşıyorlar...

Mesela Suud rejimi, niçin Bahreyn'in iç işlerine karışıyor? Orada gösteriye katılanlar bıçak bile kullanmadı. Bunun arkasında yine Şii ve Sünni çatışmasını körükleme ihtiyacı hissetmeleri yatıyor. Bahreyn'deki Şiilerin çoğu İran'a bağlı oldukları için, bu rejim ve insanlar, "fitne çıkarmak zorundayız" diye düşünüyorlar.

Yine, bugün Suriye'de de aynı oyun tezgâhlanıyor... Suriye lideri Şii mi; Saddam Hüseyin Sünni miydi veya Abdulhalim Haddam Sünni mi? Bilakis, Haddam, fiilleri itibariyle Müslüman bile değildir.

Biz burada asla, herhangi bir grubu ya da hükümeti desteklemiyoruz. Ancak şunu ısrarla belirtmeliyiz ki Suriye hükümeti, bugün direniş gruplarını desteklemektedir. Mesela Haliç ülkeleri diyorlar ki Suriye'de ıslah olsun. Sanki onların ülkelerinde reform ya da düzgün bir seçim sistemi mi var? Mesela, bu ülkelerde, bir görevli protesto eylemlerine katıldığı anda işten atılıyor.

Biz, Mısır halkının arkasında durduk; çünkü onların yönetimi devirme taleplerinin çok haklı sebepleri vardı. Ancak, yine biz, Saddam Hüseyin oldukça sorunlu bir lider olmasına rağmen; sırf Batı, Irak'a girmesin diye oldukça çaba gösterdik. Saddam'a karşı olmamıza rağmen, "Batı müdahil olmasın da, ne olursa olsun" dedik.

Aynı şekilde, biz Kaddafi'ye de karşıyız; ama NATO müdahalesi olmaması için elimizden geleni yaptık. Olayların arkasını görenler diyorlar ki, Suriye'de olanlar, aynen Libya'daki olaylara benziyor. Dolayısıyla bu şu anlama gelmektedir ki NATO, Suriye'ye girme çabasındadır ve maalesef bu müdahalenin öncülüğünü de Türkiye'ye yüklemek istemektedir.


Şeyh Mahir Mizhir ve Şeyh Hüseyin Kıbrısi

Mısır'daki devrimi kucaklarken, Suriye'deki gelişmelere bu pencereden bakmanız bir ikilem değil midir? Nitekim, Mübarek gibi Beşşar Esed de halkı katletmiştir...

Şeyh Hüseyin Kıbrisi: Birçok devlet, yönetimleri demokratik yoksunlukla suçlarlarken, kendi ülkelerindeki hak ihlallerini görmezden gelirler. Konu ile ilgili şunu söylemeliyim ki geçtiğimiz aylarda Mısır'a yaptığımız ziyarette, halkın büyük çoğunluğu için, bu eylemlere katılma sebebinin yaşam koşulları değil, Mübarek'in yanlış Filistin politikaları oluğunu gözlemledik.

Biz Suriye yönetiminin reforma ihtiyacı olduğunun kesinlikle farkındayız. Orada halkın, kesinlikle güvence altına alınması gerekmektedir. Ancak, Suriye Yönetimi'nin Filistin konusundaki desteği ve rolü de göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple, Suriye'deki olayları farklı bir pencereden okuyoruz...

Şeyh Mahir Mizhir: İlk olarak, tüm ülkelerde gelişen olayları, arka planı ile beraber okuyabilmeliyiz. Acaba, Suriye'de şu an halkın istekleri yönünde bir çaba mı var yoksa batının istekleri yönünde mi? Bunu çok iyi tespit etmeliyiz. Burada halkın talepleri adeta unutturulup, hükümetin cezalandırıldığını görüyoruz. Cezanın sebebi ise, Suriye yönetiminin Filistin halkının yanında yer almasıdır. Asla ve asla orada uygulanan şiddeti savunmuyoruz. Hatta biz, Müslüman olsun veya olmasın, dünyanın hiçbir yerinde insanlara uygulanan şiddetin yanında olamayız.

Şeyh Ali Hazım: Bazı devletler diyorlar ki Lübnan, Suriye'yi mezhepsel yakınlıktan dolayı destekliyor. Bu, asla doğru değildir. Zira bizler, Alevi değiliz. Aynı zamanda burada Hizbullah, Şiiler çoğalsın diye kurulmadı. Bilakis, direnişi desteklemek ve tüm İslam âlemini korumak amacıyla kuruldu. Eğer bugün Siyonist İsrail, bu bölgeye girmeye cesaret edemiyorsa, bu sadece Hizbullah sayesinde değil Şii-Sünni tüm direniş gruplarının sayesinde olmuştur. İşte, Suriye de bu direniş hattının yanında yer almaktadır. Zira biz, aklınıza gelebilecek tüm mühimmatları, Suriye yardımıyla ülkeye sokabildik.

Şeyh Ali Hazım

Hizbullah, Suriye hükümetine asla Alevi olarak bakmaz; zira, Suriye hükümeti laiktir. Ve Suriye ordusunda ağırlık Alevilerin değil, Sünnilerindir. Sadece muhaberat Alevilere aittir. Dünya, Suriye'nin halka olan müdahalesi ile genel politikalarını birbirine karıştırmaktadır. Normal şartlarda, Suriye'nin direniş politikalarına her devlet sahip olmalıdır. "Küçük kavgalar, büyük kaoslardan iyidir" diye bir söz vardır; bunu aklımızda tutmalıyız diye düşünüyorum.

Biz de Suriye'nin kendi halkına yapmış olduğu zulümlerin boyutlarını biliyoruz. Suriye halkı değişim istemekte kesinlikle haklıdır. Dikkat çekmek istediğimiz husus, bu isteklerini gerçekleştirme çabalarına, dış güçlerin müdahil olduğunu görmeleridir. Tüm Müslümanlar olayları tek bir ölçü üzerinden değerlendirmelidir: "İsrail bizden faydalanacak mı; Filistin bizim bu çabamızdan ne gibi bir kazanım elde edecek?" Bunun haricindeki tüm ölçütler, bizlere yanlış çıkarımlar sağlayacaktır.

Sizce, Mısır'da da Amerika'nın istediği bir hükümetin gelme olasılığı yok mu? Örneğin, Türkiye'deki gibi bir ordu vesayetinden bahsedemez miyiz Mısır'ın geleceği için?

Şeyh Hüseyin Kıbrisi: Orada da bir yönlendirme var tabi. Ancak, bunu Mısır'da başarmaları biraz zor; çünkü Mısır, Tunus veya Libya gibi değil.

Tunus, iki gruba ayrılmış durumda şu an... Bir grup değişim isterken; diğer grup batı taraftarlığı yapıyor... İki grup arasında bir çekişme söz konusu olduğu için, Tunus'ta durum biraz muğlâk.

Ancak Mısır'da durum Tunus'takinden çok farklı... Mübarek'in devrilmesi için sokağa dökülen insanların hepsinin aynı düşünceyi temsil etmediklerinin farkındayız. Ancak yaşanan tecrübeler gösteriyor ki Mısır Ordusu, olayları yönetebilecek kapasiteye pek sahip değil... Ordunun yapmış olduğu tek şey, küçük çaplı olaylara müdahale etmek... Kısacası gelişmeye ve sistemi tekrar kurmaya dair herhangi bir yeteneği yok ordunun; zaten çabası da yok. Siyonist yönetim Filistin-Mısır sınırlarında şu an gerçekten korku içerisindedir. Bu da bir göstergedir.

Şunu biliyoruz ki, Batı, Mısır'la ilgili ciddi endişeler taşıyor. Yine, Amerika bu bölge ile ilgili gerçekten korku içerisinde... Korkusu, Mısır Yönetimi'nin İsrail karşıtı bir politika izleyip izlemeyeceği üzerine... Mısır halkına baktığımızda görüyoruz ki Filistin halkının yanındalar ve onların bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını talep ediyorlar. Dolayısıyla biz, Mısır'daki gelişmelerden korkmuyoruz. Daha ziyade Yemen'de, Libya'da, Bahreyn'de olanlardan korkuyoruz.

Az önce kısmen değindiniz ama; son olarak Türkiye'nin politikalarını nasıl değerlendirdiğinizi bir kez daha dinlemek isteriz...

Şeyh Hüseyin Kıbrisi: Siyasi ilişkiler dıştan göründüğü gibi değildir... Maalesef şu anda, Türkiye de diğer birçok ülke gibi, Amerika ne derse "baş üstüne" diyor. Türkiye'nin tutumunu tam manasıyla anlamak da güçlük çekiyoruz. Açıkçası, endişe ve korku içerisinde izliyoruz.

Mesela, şimdi İsrail karşıtı kararlar alındı; neye dayanarak ve hangi hedefle bu kararların alındığını anlayamıyoruz.  Biz Lübnan'da Erdoğan'ın çıkışları ile ilgili çok olumlu tepkiler aldık; halk "Tayyip, Tayyip" diye sloganlar atıyordu. Şii ve Sünni tüm Müslümanlar, O'nun arkasında durdular... Ancak, şunu da biliyoruz ki aynı Erdoğan'ın daha önce Suriye ile de arası çok iyiydi. Doğal olarak şu soruyu soruyoruz; Ne oldu da her şey bir anda değişti; yoksa bu, stratejik bir taktik mi?

Çok teşekkür ederiz...

Biz teşekkür ederiz. Ülkemize tekrar hoş geldiniz. Sizler bizim kardeşlerimizsiniz. Hepimizin ortak bir hedefi var: Müslümanların vahdeti... Sevinçleriniz sevinçlerimiz, acılarınız acılarımızdır. Ferahlığınız ferahlığımızdır. Ortak düşmanımız da Siyonist İsrail'dir. Ve ortak temennimiz, muhasara altındaki tüm toprakların gerçek sahiplerinin eline geçmesidir. İnşallah görüşmelerimizin devam etmesini umuyoruz...

Dünya Bülteni